Sezin KuruşcuSezin KuruşcuKişisel Dönüşüm
İzmir · Karşıyaka · Dijital İçerik ÜreticisiInstagramYouTubeWhatsApp
Sezin Kanmetin Kuruşcu
İlişkiler

İnsanları Neden Test Ederiz?

İnsanları Neden Test Ederiz?

İnsanları Neden Test Ederiz?

İnsan ilişkileri güven üzerine kurulur. Ancak güven, çoğu zaman yanlış anlaşılan kavramlardan biridir. Birçok kişi güveni, karşısındaki insanın hiçbir zaman hata yapmayacağına inanmak olarak yorumlar. Oysa davranış bilimleri açısından güven, geleceği garanti altına almak değil, belirsizliğe rağmen ilişki kurabilme cesaretidir. Çünkü insan ilişkilerinde mutlak bir kesinlik yoktur. Hiç kimsebir başkasının yarın nasıl davranacağını, hangi kararı vereceğini ya da hangi koşullar altında değişebileceğini tam olarak bilemez.

Buna rağmen bazı insanlar ilişkilerinin büyük bölümünü görünmeyen sınavlarla yönetir.Karşısındaki kişinin farkında bile olmadığı küçük denemeler hazırlar. Aramaz, karşı tarafınaramasını bekler. Bir süre geri çekilir, peşinden gelip gelmeyeceğini izler. Üzüldüğünü açıkça söylemek yerine, bunu anlayıp anlamayacağını kontrol eder. Yardım istemek yerine, kendiliğinden fark edilmesini bekler. Bazen de bilinçli olarak sessizleşir ve karşı tarafın bu sessizliği nasılyorumlayacağını gözlemler. Bu davranışların ortak amacı ilişkiyi bozmak değildir. Tam tersine, ilişkinin ne kadar sağlam olduğunu anlamaya çalışmaktır.

İlginç olan, bu testlerin büyük bölümünün hiçbir zaman açıkça ifade edilmemesidir. Testi hazırlayan kişi bunun bir test olduğunu söylemez. Hatta çoğu zaman kendisi de bunun bir test olduğunun farkında değildir. Ona göre yaptığı şey yalnızca "insanları tanımaktır". Oysa davranışın işlevine bakıldığında amaç tanımak değil, güven duygusunu garanti altına almaktır.

Davranış bilimleri açısından bakıldığında bu durumun kökeni çoğu zaman bugünkü ilişkilerde değil, geçmişte yaşanan ilişkilerde aranmalıdır. Güvenin beklenmedik biçimde sarsıldığı, verilen sözlerin tutulmadığı, kişinin yalnız bırakıldığı ya da duygusal ihtiyaçlarının karşılanmadığı deneyimler, zihinde önemli bir öğrenme oluşturur. Beyin şu sonuca ulaşır: "İnsanları oldukları gibi kabul etmek riskli olabilir. Önce onları sınamalıyım." İşte bu noktadan sonra ilişki doğal akışını kaybetmeye başlar. Çünkü güven artık zaman içinde oluşan bir süreç olmaktan çıkar, geçilmesi gereken bir sınava dönüşür.

Fakat bu sınavın ilginç bir özelliği vardır. Sorularını yalnızca bir kişi bilir. Karşı taraftaki insan ise hangi davranışının değerlendirildiğini, neyi doğru ya da yanlış yaptığını bilmez. Böyle bir ilişkide yanlış cevap vermemek neredeyse imkânsızdır. Aslında burada yaşanan şey güven eksikliğinden çok, belirsizliğe tahammül edememektir. İnsan, karşısındaki kişinin kendisini gerçekten önemseyip önemsemediğini kesin olarak bilmek ister. Fakat ilişkiler matematik değildir. Sevgi, sadakat, bağlılık ya da dostluk laboratuvar ortamında ölçülebilecek kavramlar değildir. Buna rağmen zihin kesinlik aramaya devam eder. Kesinlik bulunamadığında ise testler artar. Testler arttıkça doğallık azalır. Doğallık azaldıkça ilişki yorulur.

Yorulan ilişki de zamanla gerçekten bozulmaya başlar.Böylece kişi tam da korktuğu sonuca kendi davranışlarıyla yaklaşabilir. Kaybetmekten korktuğu ilişkiyi, sürekli güvence arayışı nedeniyle yıpratabilir. Çünkü güven, sürekli ispat isteyen bir duygu değildir. Güven, zaman içinde oluşan ve yine zaman içinde güçlenen bir ilişkisel deneyimdir. Her gün yeniden kanıtlanması gereken bir duygu hâline geldiğinde hem ilişkiyi hem de kişiyi yormaya başlar. Bu nedenle insanların davranışlarını değerlendirirken yalnızca "Ne yaptı?" sorusunu sormak yeterli değildir. Aynı zamanda "Ben bu davranıştan ne anlam çıkardım?" sorusunu da sormak gerekir.

Çünkü çoğu zaman ilişkiyi belirleyen, yaşanan olay değil, o olaya yüklenen anlamdır. Aynı davranış bir kişi tarafından ilgisizlik olarak yorumlanırken, başka biri tarafından günlük hayatın doğal akışı olarak değerlendirilebilir. Aradaki fark davranışta değil, zihnin o davranışı hangi filtreden geçirdiğindedir.

İnsanların büyük bir bölümü ilişkilerini yalnızca konuşulan kurallarla yönetmez. Farkında olmadan, konuşulmayan kurallar da oluşturur. Bu kurallar hiçbir zaman açıkça dile getirilmez. Taraflar oturup bunları konuşmaz. Hatta çoğu zaman kişi, böyle bir beklenti geliştirdiğinin bile farkında değildir.

Buna rağmen zihnin derinliklerinde sessiz bir anlaşma yapılmıştır. "Ben senin için bunu yapıyorsam, sen de benim için bunu yapmalısın." İşte davranış bilimleri açısından buna görünmez sözleşmeler demek mümkündür.

Bu sözleşmelerin en dikkat çekici özelliği, yalnızca bir tarafın onları biliyor olmasıdır. Kişi karşısındaki insandan belirli davranışlar bekler; fakat bu beklentilerini açıkça ifade etmez. Çünkü ona göre bunların söylenmesine gerek yoktur. "Beni gerçekten seven biri bunu zaten bilir.", "Beni önemseyen biri bunu hissetmelidir.", "Gerçek dost böyle davranır." gibi düşünceler zamanla görünmez kurallar hâline gelir. Sorun ise tam burada başlar. Karşı taraftaki insan, varlığından haberdar olmadığı bir sözleşmeyi ihlal ettiğinde, kişi bunu sıradan bir davranış olarak değil, ilişkinin özüyle ilgili ciddi bir kırılma olarak yaşamaya başlar. İlişkilerde yaşanan hayal kırıklıklarının önemli bir bölümü, insanların birbirlerine söyledikleri sözlerden değil, birbirlerinden sessizce bekledikleri davranışlardan kaynaklanır. Çünkü beklenti ne kadar görünmezse, hayal kırıklığı da o kadar büyük olur. İnsan, karşısındaki kişinin kendisinianlamadığını değil, kendisini hiç tanımadığını düşünmeye başlar. Oysa çoğu zaman karşı tarafınhabersiz olduğu şey, yapılan davranış değil; o davranışa yüklenen anlamdır.

Örneğin uzun yıllardır dost olduğunuzu düşündüğünüz bir insanın zor bir gününüzde siziaramaması yalnızca bir telefon görüşmesinin eksikliği değildir. Eğer zihninizde "Gerçek dost kötü günde yanında olur." biçiminde güçlü bir görünmez sözleşme varsa, yaşanan olay çok daha farklı anlamlar kazanır. Telefonun çalmaması, yalnız bırakılmak olarak hissedilir. Sessizlik, değersizlikduygusunu tetikler. Kişi yalnızca aranmadığını değil, önemsenmediğini düşünmeye başlar. Böylecetek bir davranış, geçmişte oluşmuş birçok duygunun da kapısını aralar.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Beklentilerin olması sağlıksız değildir. İnsan ilişkileri zaten karşılıklı beklentiler üzerine kuruludur. Sağlıksız olan, beklentilerin hiç konuşulmadanevrensel doğrular gibi kabul edilmesidir. Çünkü herkesin ilişki anlayışı, yetiştiği aile, yaşadığı deneyimler, kişilik özellikleri ve yaşam öyküsü tarafından şekillenir. Bir insan için ilgi göstergesiher gün aramaktır; başka biri için ihtiyaç duyulduğunda yanında olmaktır. Bir insan sevgisinisözleriyle ifade ederken, başka biri davranışlarıyla göstermeyi tercih eder. Bu farklılıklarkonuşulmadığında, insanlar çoğu zaman birbirlerini kötü niyetli oldukları için değil, birbirlerindenfarklı düşündükleri için hayal kırıklığına uğratırlar.

Davranış bilimleri açısından bakıldığında ilişkilerde yaşanan birçok çatışmanın temelinde kötü niyetdeğil, farklı anlam dünyaları vardır. Aynı davranış iki farklı zihinde iki farklı hikâyeye dönüşebilir.Bu nedenle sağlıklı ilişkilerin temelinde yalnızca sevgi değil, anlamların paylaşılması da vardır.Beklentiler konuşulmadığında, insanlar birbirlerinin aklını okuyabileceklerini varsayarlar. Oysa insan zihni, başkasının iç dünyasını tahmin edebilir; fakat kesin olarak bilemez.

İşte tam bu noktada test etme davranışı ortaya çıkar. Kişi beklentisini söylemek yerine karşı tarafınbunu kendiliğinden anlayıp anlamayacağını izlemeye başlar. Çünkü beklentiyi açıkça dile getirmek ona göre ilişkinin değerini düşürecektir. "Söylersem zaten anlamı kalmaz." düşüncesi oldukçayaygındır. Oysa sağlıklı ilişkilerde insanlar birbirlerinin aklını okumazlar; birbirleriyle konuşurlar.

İlişkiyi güçlü yapan şey, tahmin etmek değil, iletişim kurabilmektir.Bir ilişkinin olgunluğu, insanların birbirlerini hiç hayal kırıklığına uğratmamasıyla ölçülmez. Böyle

bir ilişki gerçekçi değildir. Olgun ilişki, hayal kırıklığı yaşandığında bunun konuşulabilmesiyleölçülür. Çünkü kırılmadan kaçınmak mümkün değildir; fakat kırıldıktan sonra birbirine ulaşabilmekmümkündür. İletişimin yerini testler aldığında ise ilişki sessizleşir. Sessizlik arttıkça yorumlarçoğalır. Yorumlar çoğaldıkça gerçekler geri planda kalır. Böylece insanlar birbirleriyle değil,birbirleri hakkında ürettikleri hikâyelerle yaşamaya başlarlar.

Ve belki de en önemli farkındalık şudur: Karşımızdaki insanın bizi sevip sevmediğini anlamayaçalışırken bazen öyle çok sınav hazırlarız ki, ilişkinin doğal akışını kendimiz bozarız. Oysa güven,sınavlarla büyüyen bir duygu değildir. Güven, zaman içinde tutarlı davranışlarla inşa edilir; açıkiletişimle güçlenir ve karşılıklı anlayışla derinleşir. İlişkileri ayakta tutan şey, görünmez sözleşmelerdeğil; konuşulabilen gerçeklerdir. Bu nedenle insanın kendisine soracağı ilk soru, "Beni neden anlamadı?" değil, "Ben ondan ne beklediğimi gerçekten hiç anlattım mı?" olmalıdır. Bu soru, birçokilişkinin yönünü değiştirebilecek kadar güçlü bir başlangıçtır.

İnsanlar çoğu zaman karşılarındaki kişiyi olduğu gibi değerlendirmezler. Onu, kendi iç

dünyalarında verdikleri role göre değerlendirirler. Aynı davranış, bir yabancıdan geldiğinde sıradan karşılanırken, yakın bir dosttan geldiğinde ağır bir hayal kırıklığına dönüşebilir. Bunun nedeni davranışın değişmesi değildir. Değişen, o davranışı yapan kişiye yüklenen anlamdır.

Her insan, ilişkilerinde görünmeyen bir yakınlık haritası oluşturur. Bu haritada bazı insanlaryalnızca tanıdıktır, bazıları arkadaştır, bazıları ise aile kadar yakındır. İlginç olan, bu haritanın çoğuzaman yalnızca kişinin kendi zihninde var olmasıdır. Karşı taraftaki insan, kendisine hangi rolünverildiğini bilmez. Siz onu hayatınızın en güvenilir insanlarından biri olarak görürken, o sizi iyi bir arkadaş olarak görüyor olabilir. Siz ilişkinizi koşulsuz bir bağlılık üzerinden tanımlarken, o ilişkiyikarşılıklı saygı çerçevesinde sürdürüyor olabilir. Bu farklılık konuşulmadığında, iki insan aynıilişkiyi yaşıyor gibi görünse de aslında iki farklı ilişkinin içinde bulunur.

Davranış bilimleri açısından bu durum önemli sonuçlar doğurur. Çünkü beklentiler, ilişkinintanımıyla doğrudan bağlantılıdır. Bir iş arkadaşından beklediğiniz davranış ile kardeşinizdenbeklediğiniz davranış aynı değildir. Çocukluk arkadaşınızın sizi hastanede ziyaret etmemesi canınızısıkabilir; ancak bunu yıllardır hiç görüşmediğiniz bir tanıdıktan beklemezsiniz. Beklentiyi belirleyen şey olay değil, kişinin zihninizde bulunduğu yerdir.

Asıl sorun ise, bu yerin zaman zaman tek taraflı belirlenmesidir. İnsan, bir başkasına kendi zihnindeçok özel bir konum verir ve farkında olmadan onun da aynı yakınlığı hissedeceğini varsayar. Bu varsayım çoğu zaman dile getirilmez. Çünkü kişi bunun zaten açık olduğunu düşünür. Oysa ilişkilerde en büyük yanılgılardan biri, kendi iç dünyamızdaki haritanın herkes tarafındangörüldüğünü sanmaktır.

Hayal kırıklıklarının önemli bir bölümü tam da burada ortaya çıkar. Kişi, karşısındaki insanın yaptığı davranıştan çok, o davranışın "böyle birinden beklenmeyecek" bir davranış olması nedeniyle incinir. Cümlelerin içinde sıkça duyduğumuz "Ondan hiç beklemezdim." ifadesi, aslında yaşananolayın değil, zihindeki ilişkinin sarsıldığını gösterir. Çünkü inciten yalnızca davranış değildir;davranış ile beklenti arasındaki mesafedir.

Bu nedenle bazı insanlar aynı olaydan çok daha derin etkilenir. Çünkü onların zihninde mesele yalnızca o an yaşanan bir kırgınlık değildir. O davranış, ilişkinin tamamını yeniden değerlendirmelerine neden olur. Bir telefonun açılmaması, bir davete gelinmemesi ya da zor bir dönemde beklenen desteğin verilmemesi, tek başına yaşanan olaylar olmaktan çıkar. Bunlar,"Demek ki ben onun düşündüğüm kadar önemli değilmişim." sonucuna dönüşür. Oysa çoğu zamankarşı tarafta böyle bir düşünce hiç yoktur. Farklı öncelikler, farklı ilişki anlayışları ya da yalnızcahayatın olağan akışı vardır.

Burada davranış bilimlerinin önemli bir uyarısı vardır. İnsan, başkasının davranışını yorumlarken yalnızca kendi niyetini ölçü alırsa kaçınılmaz olarak yanılır. Çünkü insanlar aynı davranışı aynınedenle yapmazlar. Siz zor zamanlarda sessiz kalmayı saygı göstergesi olarak öğrenmiş olabilirsiniz. Bir başkası ise aynı durumda sürekli aramayı ilgi göstergesi olarak görmüş olabilir.

İkiniz de iyi niyetli olmanıza rağmen birbirinizi yanlış okuyabilirsiniz. İlişkilerde çatışmaların önemli bir bölümü, kötü niyetten değil; farklı öğrenilmiş ilişki modellerinden kaynaklanır.Tam da bu nedenle olgun ilişkilerde insanlar birbirlerini sınamak yerine anlamaya çalışırlar. "Bunu neden yapmadı?" sorusundan önce, "Bu davranışın onun açısından anlamı ne olabilir?" sorusunu sorabilirler. Çünkü davranışın arkasındaki niyeti araştırmadan yalnızca sonuca bakmak, çoğu zaman eksik bir değerlendirmeye yol açar.

Bu yaklaşım, elbette her davranışı mazur görmek anlamına gelmez. Bazı davranışlar gerçekten kırıcıdır, bazı ihmaller gerçekten ilişkinin sorumluluğuyla bağdaşmaz. Ancak davranış ile kişilik, hata ile değer, ihmal ile kötü niyet arasındaki ayrımı yapabilmek psikolojik olgunluğun önemli göstergelerinden biridir. Bir insanın sizi bir konuda hayal kırıklığına uğratmış olması, onun bütün kişiliğinin değersiz olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde, bir ilişkinin beklediğiniz gibi ilerlememesi de o ilişkinin tamamen sahte olduğu sonucunu doğurmaz.

İlişkiler siyah ve beyaz arasında kurulmaz. İnsanlar ya tamamen sadık ya da tamamen güvenilmez değildir. Çoğu insan, güçlü ve zayıf yönleriyle, doğru ve yanlışlarıyla ilişki kurar. Bunu kabul etmek kolay değildir. Çünkü zihin belirsizlikten hoşlanmaz; insanları net kategorilere ayırmak ister. Oysa gerçek yaşam, kesin çizgilerden çok gri alanlardan oluşur. İşte ilişkilerdeki olgunlaşma da tam burada başlar: Karşımızdaki insanı, zihnimizde yarattığımız role göre değil, olduğu kişi olarak görebildiğimizde. Ancak o zaman ilişkiler sınavlardan kurtulur ve gerçek bir temas kurma imkânı doğar.

İnsanları Test Etmeyi Nasıl Bırakabiliriz?

İnsanlar çoğu zaman test etme davranışını bilinçli olarak seçmezler. Bu davranış, yıllar içinde fark edilmeden gelişen bir korunma biçimidir. Kişi kendisini güvende hissetmek için insanları sınamaya başlar ve zamanla bunun ilişki kurmanın doğal yolu olduğuna inanır. Bu nedenle test etmeyi bırakmak, yalnızca davranışı değiştirmekle ilgili değildir. Öncelikle bu davranışın hangi ihtiyacı karşıladığını anlamak gerekir.

Test etme davranışının temelinde çoğu zaman güven arayışı vardır. İnsan, geçmişte yaşadığı hayal kırıklıklarının tekrar etmesini istemez. Bu nedenle ilişkilerde erken uyarı işaretleri aramaya başlar. Karşısındaki kişinin sevgisini, sadakatini ya da bağlılığını küçük denemelerle ölçmeye çalışır. İlk bakışta bu yaklaşım koruyucu gibi görünse de zaman içinde tam tersine çalışmaya başlar. Çünkü ilişkiyi güven üzerine değil, sürekli doğrulama ihtiyacı üzerine kurar.Bu döngünün kırılabilmesi için önce önemli bir gerçeğin kabul edilmesi gerekir. Hiçbir ilişki yüzde yüz garanti edilemez. İnsan davranışı değişkendir. Bugün yanınızda olan biri yarın uzaklaşabilir; bugün hata yapan biri yarın ilişkinin en güvenilir kişisi olabilir. Hayatın doğasında belirsizlik vardır.

Psikolojik olgunluk, bu belirsizliği tamamen ortadan kaldırmak değil, onunla yaşayabilmeyi öğrenmektir.

Bu noktada dikkat edilmesi gereken ikinci konu, beklentilerimizi ifade edebilme becerisidir. Test etmek yerine konuşabilmek, birçok ilişkinin yönünü değiştirebilir. Çünkü insanlar çoğu zaman bizi kırmak istemezler; yalnızca neye ihtiyaç duyduğumuzu bilmezler. Beklentilerimizi söylemeden anlaşılmayı beklediğimizde, karşımızdaki insanı başarısız olacağı bir sınava sokmuş oluruz. Oysa açık iletişim, ilişkinin yükünü tahminlerden alıp gerçeklerin üzerine kurar. İnsanları test etmeyi bırakabilmek aynı zamanda hayal kırıklığına bakış açımızı da değiştirmeyi gerektirir. Her beklentinin karşılanmaması, ilişkinin değersiz olduğu anlamına gelmez. Her hata da sevginin bittiğini göstermez. İnsanlar zaman zaman eksik kalabilir, yanlış karar verebilir ya da bizim ihtiyaç duyduğumuz anda yanımızda olamayabilirler. Bu durum elbette değerlendirilmeli ve gerektiğinde sınırlar yeniden çizilmelidir. Ancak her eksikliği ihanet, her ihmali sevgisizlik olarak yorumlamak, ilişkiyi olduğundan daha kırılgan hâle getirir.

Davranış değişimi çoğu zaman küçük farkındalıklarla başlar. Kendinizi birini sınarken

yakaladığınızda durup şu soruyu sormayı deneyebilirsiniz: "Şu anda gerçekten onu mu tanımaya çalışıyorum, yoksa kendi kaygımı mı yatıştırmaya çalışıyorum?" Bu soru, test etme davranışının yönünü değiştirebilecek kadar güçlüdür. Çünkü çoğu zaman sınanan kişi değil, yatıştırılmaya çalışılan kendi güvensizlik hissimizdir.

İnsanları test etmeyi bırakmak, insanlara sorgusuz güvenmek anlamına gelmez. Sağlıklı güven ile körü körüne güven arasında önemli bir fark vardır. Sağlıklı güven, insanların davranışlarını zaman içinde gözlemleyerek oluşur. Test etmeden de bir insanın ne kadar tutarlı olduğunu görmek mümkündür. Çünkü karakter, hazırlanmış sınavlarda değil; hayatın doğal akışı içinde kendini gösterir.

Bir insanı gerçekten tanımak istiyorsanız, onu sınamayın. Onu gözlemleyin. Çünkü insanlar, kendilerine hazırlanan testlerde değil; günlük hayatın sıradan anlarında kim olduklarını gösterirler. İlişkiler de ancak bu doğallığın içinde gelişebilir. Güven, kontrol edilerek değil; yaşanarak inşa edilir.

İnsan, geçmişte yaşadığı hayal kırıklıklarının tekrar etmesini istemez. Bu son derece anlaşılır birihtiyaçtır. Ancak bu ihtiyaç zamanla ilişkilerin merkezine yerleştiğinde, kişi farkında olmadan karşısındaki insanı olduğu gibi tanımaktan uzaklaşır. Artık onu anlamaya değil, sınamaya başlar.

Her davranışın içinde gizli bir mesaj arar, her sessizliği yorumlar, her gecikmeyi bir işaret olarak görür. Böylece ilişki, iki insanın birbirini tanıdığı bir alan olmaktan çıkar; sürekli değerlendirmelerin yapıldığı bir sınav salonuna dönüşür.Oysa güven, ispat edilerek büyüyen bir duygu değildir. Güven, tutarlı deneyimlerle oluşur. Birinsanın değerini tek bir davranış üzerinden belirlemek ne kadar yanıltıcıysa, bir ilişkinin geleceğini tek bir olay üzerinden değerlendirmek de o kadar yanıltıcıdır.

Sağlıklı ilişkiler kusursuz değildir. Yanlış anlaşılmaların, eksiklerin ve zaman zaman hayal kırıklıklarının yaşanması kaçınılmazdır.İlişkiyi güçlü kılan şey ise bu kırılmaların hiç yaşanmaması değil, yaşandığında konuşulabilmesi ve onarılabilmesidir.

Bu nedenle insanın kendisine sorması gereken temel soru, "Karşımdaki insan beni neden anlamadı?" sorusu değildir. Belki de daha önemli olan soru şudur: "Ben beklentilerimi gerçekten ifade edebildim mi, yoksa anlaşılmayı bekledim mi?" Çünkü birçok ilişki, sevgisizlikten değil; konuşulmayan beklentilerden zarar görür. İnsanlar birbirlerinin kalbini okuyamazlar. Ancak birbirlerini dinleyebilir, anlayabilir ve kendilerini açıkça ifade edebilirler.

Güçlü ilişkiler, tahminler üzerine değil; iletişim üzerine kurulur. Karşı tarafın ne hissettiğini sürekli tahmin etmeye çalışmak yerine, bunu konuşabilmek çokdaha sağlıklı bir zemindir. Aynı şekilde, kendi ihtiyaçlarımızın fark edilmesini beklemek yerine onları ifade edebilmek de ilişkinin olgunlaşmasını sağlar. Çünkü açıklık, belirsizliği azaltır; belirsizlik azaldıkça test etme ihtiyacı da giderek ortadan kalkar.

Bir ilişkiyi koruyan şey, karşı tarafın sürekli sınavı geçmesi değildir. Bir ilişkiyi koruyan şey, iki insanın birbirini olduğu gibi tanımaya, anlamaya ve gerektiğinde konuşmaya istekli olmasıdır. Güven, kusursuz insanların arasında değil; birbirinin eksiklerini görebildiği hâlde ilişkiyi dürüstlük ve saygı üzerine kurabilen insanların arasında gelişir.

İnsanları test etmeyi bıraktığımızda her ilişki mükemmel hâle gelmez. Bazı ilişkiler yine sona erebilir, bazı insanlar yine beklentilerimizi karşılamayabilir. Ancak bu kez kararlarımızı varsayımlar üzerinden değil, gerçek deneyimler üzerinden veririz. İşte psikolojik olgunluk da tam burada başlar. İlişkileri korkularımızın yönettiği sınavlardan çıkarıp, karşılıklı anlayışın ve açık iletişimin olduğu gerçek bağlara dönüştürebildiğimizde, yalnızca ilişkilerimiz değişmez; insanlara bakışımız da değişmeye başlar. Bu değişim, güveni başkalarının davranışlarında aramaktan vazgeçip, sağlıklı ilişki kurabilme becerisini kendi içimizde geliştirdiğimiz anda mümkün olur.

Sevgiyle...